José Saramago Görmek romanı bana, yazarını ve kitabın adını hiç bilmeden okusam bile, sanki ülkemizde yaşanmış olayların bir yansıması gibi hissettirdi. Özellikle politik ikiyüzlülüklerin ve iktidar–halk arasındaki gerilimlerin, on yıllardır hem...
José Saramago Görmek romanı bana, yazarını ve kitabın adını hiç bilmeden okusam bile, sanki ülkemizde yaşanmış olayların bir yansıması gibi hissettirdi. Özellikle politik ikiyüzlülüklerin ve iktidar–halk arasındaki gerilimlerin, on yıllardır hem yakın hem de uzak tarihimizde gördüğümüz örneklere bu kadar benzemesi şaşırtıcıydı. Saramago, seçim günü sandığa giden halkın %83’ünün boş oy kullanmasını sadece bir kurgusal ihtimal gibi değil, toplumsal hafızamıza çok tanıdık gelen bir sahne gibi kılıyor.
Romanın en güçlü tarafı, siyasetin kendi iç çelişkilerini ironik bir dille gözler önüne sermesi. Devletin halkın sessizliğini “tehdit” olarak görmesi, aslında iktidarların ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Bu noktada Saramago’nun evrensel bir meseleye dokunduğu açık: demokrasi, sadece sandığa gitmek değil; halk iradesinin gerçekten tanınmasıyla anlam kazanan bir şey.
Dil açısından bakıldığında Saramago’nun uzun ve kesintisiz cümleleri okuru biraz zorluyor. Ancak bu üslup aynı zamanda romanın gücünü de artırıyor: Bürokratik söylemin ağırlığıyla alay eden, gerilimi mizahla kıran bir anlatım tarzı var. Karakterlerin bireysel derinlikleri sınırlı olsa da, halkın kolektif sesi her şeyin önüne geçiyor.
Sonuç olarak Görmek, günümüz dünyasında hâlâ rahatsız edici derecede güncel bir roman. Hem bir politik alegori hem de demokrasiye dair sert bir sorgulama. Okurken kendimizi, kendi ülkemizin siyasal sahnesine ayna tutar gibi hissetmemiz de Saramago’nun evrensel diliyle buluştuğumuzun en açık göstergesi.
Peyami Safa'nın 1950 yılında Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilen ve üç ana bölümden oluşan Yalnızız; isminden anlaşılacağı üzere bir arada yaşamasına rağmen kendi içinde 'yalnız' kalan, baskı altında ve dar bir alana hapsolmuş roman...
Peyami Safa'nın 1950 yılında Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilen ve üç ana bölümden oluşan Yalnızız; isminden anlaşılacağı üzere bir arada yaşamasına rağmen kendi içinde 'yalnız' kalan, baskı altında ve dar bir alana hapsolmuş roman kahramanlarının hikayesini anlatır.
★ Meral, gizlice görüştüğü Samim'in, ağabeyi Ferhat’ın ve sonunun annesi gibi olmaması için sürekli uyaran babasının baskıladığı çemberde hapsolmuş bir hayatı yaşar. Abisi Ferhat, nişanlısı Selmin’den ayrılmasının ve onunla dört aydır görüşmüyor olmanın açmazı içinde hapsolmuş bir hayatı yaşar. Karakterinde bağımsızlık inadı olan Selmin, Ferhat’tan ayrılmış olmasının yanında annesi Mefharet’in bitmek bilmeyen şüpheleri ve baskısı altındadır. En ince ruh meteorolojisi, neşe anları pek kısa süren Mefharet, kızı Selmin’in gayrimeşru ilişki sonucu hamile kaldığı şüphesiyle ve oğlu Aydın’ın hastalığı sebebiyle kendi kendine hayatı zindan eder. Her şeyden haz alan Besim rahat yaşama alanınında ablası Mefharet’in evhamlarından, kuruntularından, aşırıya kaçan şüphelerinden ablasının davranışlarını sürekli idare etmeye çalıştığı bir hayatı yaşamak zorunda kalır.
★ Kendi dünyalarına çekilmiş olan bu kişilerin yaşadıkları ruh çatışmaları beraberinde yalanı, şüpheyi, korkuyu, güvensizlliği ve aldatmayı getirir. Bu nedenle roman kahramanları içinde bulundukları durumdan daha iyi olan bir dünyaya kaçmayı düşünerek kurtuluşu ararlar. Meral ve Selmin daha iyi yaşam koşullarına sahip olacakları Paris'e gitmeyi arzularken; mutluluğu sadece maddede arayan insanların dünyasından memnun olmayan Samim ise kendine bir düşler ülkesi/ütopya inşa eder. Ve bu dünyaya 'Simeranya' adını verir.
« Bir yerde yolunda gitmeyen bir şeyler varsa orada ütopik arayışlar ortaya çıkar. »
★ Peyami Safa da 'Yalnızız' romanında roman kahramanı Samim üzerinden "Simeranya" adını verdiği dünyayı inşa ederek iç dünyasının kapılarını açmış, ideal yaşama alanını oluşturmuş, dünya meselelerine çözüm üretmeye çalışmış ve Samim'e kendinden yüz elli yıl sonraki bu dünyayı tasavvur ettirirken yaşadığı toplumun tenkidini de başarıyla yapmıştır.
Bu nedenle Yalnızız romanında çok etkilendiğim 'Simeranya' üzerinde durmaya karar verdim. Peyami Safa'nın fikirlerinden ve muhayyelesinden doğan bu düş ülkesini şimdi birlikte ziyaret edelim. :)
★ Samim'in ütopik dünyasının okuyucuya yansıması, ablası Mefharet ve kardeşi Besim'in hatıra defterini gizlice okuması ile başlar:
« Simeranya'yı -ilk kez rüyasında- bir sonbahar akşamında, bir yelkenli ve bir kılavuz eşliğinde ziyaret eder. Simeranya'ya girerken 'iç okuması- fizyonomi ve tavır yoklaması' yapılır. Karşı kulede yanacak olan kırmızı ışık ülkeye kabul edilmediğini, yeşil ise kabul edildiğini gösterir. Kabul edilmesi, eski dünya hislerinden kurtulması ile mümkün olacaktır.» (s.29)
★ Samim’in canı sıkıldığında veya insanlardan kaçmak istediğinde Simeranya'yasına sığınır. Onun için burası kaçıp sığındığı bir liman, yalnızlığını unuttuğu bir sığınak, her şeyin çözümün olduğu bir ülkedir. Böylece Samim'in parça parça ütopik dünyasından söz etmesi ile okuyucunun gözünde 'eğitim, bilim, ekonomi, çalışma hayatı, mülkiyet, sağlık, aşk, giyim ve moda' gibi konuları içeren ütopik dünya canlanmaya başlar.
• Simeranya'da Eğitim:
Simeranya pedagojisi, insanın bütün hayatında öğrendiği şeyleri ancak kendi istediği zaman ve kendi araştırmaları neticesinde öğrendiğini bilir. Eski dünyada, okullarda çocuklara ve gençlere öğretilen şeylerin, belli yetenek ve ihtiyaçları karşılamadıkça, hayatta hiçbir işe yaramadığı anlaşılmıştır. Bu nedenle mektep yoktur. Sınıf, kürsü, ders programı, nutuk söyler gibi ders veren öğretmen ve profesör yoktur. Her seviyeye göre okuma salonları, laboratuvarlar, atölyeler, müzik, tiyatro, sinema ve spor evleri vardır. Her yaşta insanlar bunlara devam edebilir. Merak ettikleri her konuyu kendileri araştırabilirler. Çocuklar ve gençler için, kılavuz öğretmenler vardır. (s.38)
• Simeranya'da Meslek/ Çalışma Hayatı:
Simeranya'da insan bir makina adam ve bir otomat değildir, yeteneklerini serbestçe gelişmesine her yaşta ve her meslekte imkan verilen manevi bir şahsiyettir. Mesleğini değiştirme hakkı vardır. Bunun için yetenekleri belirleyen mükemmel testler vardır. İş hayatındaki davranışlarına bakılır. Öğleye kadar isterlerse geceleri nazari araştırmalar ve incelemeler yaparlar. Ve zorlama yoktur. (s.40)
İşsizlik yoktur. Sermaye sahibi tarafından istismar edilmek yoktur. Herkesin kendi liyakatine göre bir mülkiyet vardır. Fakir, bugün dünyamızda olduğu kadar fakir değildir; zengin de prensler sınıfının şımarık çocuğu değildir. Kazanç farkı ayarlanmış ve azalmıştır.
Çalışmamak yasaktır. Her gelir üretimde sermaye hizmetini göstermeye davet edilir. Bankalardaki servetin yüzde sekseni asıl ve yedek sermayelerdir. Şahsi servetler belli bir sınırı aşmaz. (s. 78)
• Simeranya'da Sağlık:
Her hastalık önce ruhta başlayıp sonradan vücuda sirayet etmiş bir isyandır. Yani hastalık, çok defa kaderin aksiliklerine karşı r
Kitap, Kemal Tahir'in ölümünden sonra yayınlanan notlarının Sanat Edebiyat konulu birinci cildini içeriyor.
Kitabın içeriği Kemal Tahir'in muhtelif zamanlarda aldığı notlardan oluştuğu için bir konu bütünlüğü yok fakat kendisi bir roman yazarı...
Kitap, Kemal Tahir'in ölümünden sonra yayınlanan notlarının Sanat Edebiyat konulu birinci cildini içeriyor.
Kitabın içeriği Kemal Tahir'in muhtelif zamanlarda aldığı notlardan oluştuğu için bir konu bütünlüğü yok fakat kendisi bir roman yazarı olmasının yanında ayrıca bir fikir adamı olması hasebiyle yazdığı bu dağınık notlar oldukça ilgi çekici.
Dünya edebiyatından, yakın tarihimize, dönem siyasetine kadar muhtelif konular ile ilgili görüşlerini ilgiyle okudum.
Ayrıca yabancı yazarlardan seçtiği güzel pasajlar, sözler de bir bölüm olarak yer alıyor.
Okuması kolay, ilgi çekici bir kitap olduğunu söyleyebilirim.
Kemal Tahir'in Notlar serisinin tamamını temin etmiştim, ara ara sırasıyla okumaya çalışacağım.
Notlar serisine mutlaka göz atmanızı tavsiye ederim.
Herkese faydalı okumalar dilerim.
Ne yaparsa yapsın ya da ne olursa olsun onu seveceğim. Beni ne kadar üzerse üzsün ya da ne kadar dağınık olursa olsun. Ne kadar duyarsız ve bencil olursa olsun. Onu her haliyle kabul ediyorum.
Ölüm bizi ayırana dek.
Kayıp Tanrılar Ülkesi kitabını elime aldığımda klasik bir polisiye okuyacağımı düşünmüştüm ama beni bambaşka bir deneyim bekliyormuş. Daha ilk sayfalardan itibaren Kapadokya’nın büyülü atmosferi içine çekti beni. Peribacalarını, yer altı...
Kayıp Tanrılar Ülkesi kitabını elime aldığımda klasik bir polisiye okuyacağımı düşünmüştüm ama beni bambaşka bir deneyim bekliyormuş. Daha ilk sayfalardan itibaren Kapadokya’nın büyülü atmosferi içine çekti beni. Peribacalarını, yer altı şehirlerini, karanlık dehlizleri neredeyse gözlerimin önünde canlandırdım. Kitabı okurken zaman zaman sanki o toprakların soğuk taşlarına dokunuyormuş gibi hissettim.
Hikâye Nevşehir’de bir kazı alanında işlenen cinayetle başlıyor. Baş komiser Nevzat ve ekibi olaya dahil olunca tanıdık bir sıcaklık geldi, çünkü onları daha önceki kitaplardan tanıyorum. Bu tanışıklık sayesinde hikâyeye hemen ısındım. Nevzat’ın sorgulamaları, Leyla ve Zeynep’in katkıları derken, kendimi sadece bir cinayeti çözmeye değil, binlerce yıllık bir yolculuğa çıkmış gibi hissettim.
Kitabın en çok hoşuma giden tarafı, tarihin ve mitolojinin içine bu kadar ustaca dokunması oldu. Hititler ’den Bizans’a uzanan bu yolculuk, insanın tanrılarla ve inançlarla ilişkisini sorgulatıyor. Okurken “Biz kime, neye inanıyoruz?” diye düşündüğüm anlar oldu. Sanki cinayetin çözümü kadar bu soruların da peşine düşüyorsunuz.
Bazı bölümlerde tempo biraz yavaşladı ama bu benim için hiç sorun olmadı. Aksine, o sayfalar Kapadokya’nın sisli havasında biraz daha uzun yürümemi sağladı. Ahmet Ümit’in dili akıcı, yer yer şiirsel; bu da kitabın ruhuna çok yakışıyor. Finalde hem cinayetin çözülmesi hem de kitabın alt metinle bize verdiği mesaj beni tatmin etti ve düşündürdü.
En çok etkilendiğim sahnelerden biri, kazı alanındaki o gizemli keşifti. Sanki toprak altından sadece bir arkeolojik eser değil, geçmişin bütün sırları çıkıyordu. Bir diğer unutamadığım sahne ise Nevzat’ın karanlık bir dehlizde geçmişe dair kendi iç hesaplaşmasını yaşadığı an. O satırları okurken kalbimin biraz hızlandığını hissettim; çünkü sadece karakter değil, ben de kendi içimde bazı sorulara cevap arar gibi oldum.
Kayıp Tanrılar Ülkesi benim için sadece bir polisiye değil, Anadolu’nun gizemli geçmişine yapılan bir yolculuktu. Kitabı bitirdiğimde içimde Kapadokya’ya gidip o atmosferi bizzat yaşama isteği uyandı. Eğer hem polisiye hem de biraz felsefe, biraz tarih ve mitoloji okumayı seviyorsanız, bu roman tam size göre.
Feride yani Çalıkuşu küçük yaşta annesini kaybetmiş asker olan babası ile garnizonlarda yaşayamayacağı için büyükannesine teslim edilmiş, büyükannesi tarafından yetiştirilen yine küçük yaşta büyükannesinide kaybedince babası tarafından Fransız...
Feride yani Çalıkuşu küçük yaşta annesini kaybetmiş asker olan babası ile garnizonlarda yaşayamayacağı için büyükannesine teslim edilmiş, büyükannesi tarafından yetiştirilen yine küçük yaşta büyükannesinide kaybedince babası tarafından Fransız mektebinde yatılı okuyan deli dolu ele avuca sığmayan bir kız çocuğudur. Yine küçükken babasında kaybediyor. Tüm akrabalarının, hocalarının ve arkadaşlarının gözündeki en önemli özelliği “yaramaz” olmasıdır. Hafta sonlarını ve yaz tatillerini teyzesinin evinde vakit geçirmektedir. Teyzesinin oğlu Kamran ile aralarında hem bir anlaşamama hem de içten içe birbirlerini sevme durumu söz konusudur. Tatlı sert atılmalar kaçamaklardan sonra Feride ile Kamran nişanlanır. Ancak düğünden birkaç gün önce Kamran’ın Feride’yi aldattığı ortaya çıkar. Sonrasında Feride aşk mı, gurur mu? İkilemine dahil düşmeden bir karar alarak yakıcı ve yıkıcı şekilde evden kaçar. Anadolu’ya muallimelik yapmak için herkesten uzak olmak için en ücra köşelere gidip çocukların hayatına dokunmak ister. Olay örgüsü bu şekildedir. Bölümler hiç beklenmedik sonlarla bittikçe merak artıyor.
Olayları Feride’nin yazdığı günlükten okuyoruz. Onun duygu ve düşünceleri ile.
“Madem ki defterimi benden başka kimse okumayacak. Niçin hepsini itiraf etmemeli? “ S:811 Feride (ePub) elbette günlük yazanlar bilir her şey açıkça yazılamıyor. Feride’de bazen utana sıkıla itiraf edebiliyor. En çok hiç bir şekilde nefret ettiği hiç bahsetmek istemediği hatta bahsetmediği kişiden devamlı bahsediyor oluşu!!! Bu aşk nasıl temiz ne kadar ulvi.
Çalıkuşu; üzüntüsünü yaşarken tavır ve hareketleri neşelenir, içi içine sığmaz olur, alaycı olur, türlü gevezelikler ve çılgınlıklar yapar.
Kimseye hesap vermeye ve nasihat dinlemek gücüne gidiyor diye kaçar.
Gençliğinde sorumluluk sahibi olmayan kendini özgür hisseden birinin mutluluğundan kesinlikle yaşamak istemeyeceği kabul etmeyeceği şeyleri zoraki yaşaması bazen kendi için bile istemediği şeyleri kendine sorumluluk adlettiği kişi için kabullenerek yaşaması fedakarlık, merhamet ve vefanın vücut bulmuş halidir Çalıkuşu.
Çalıkuşu bir yere gider İpekböceği olur başka bir yere gider Gülbeşeker olur. O bunlardan nefret eder Çalıkuşu olarak kalmak isterken, bende nefret ettim. Ama yine Gülbeşekeri Çalıkuşu sevdirdi.
“Ben Gülbeşeker’i çok seviyorum,” de. S:1112 Feride
O sevdiğinin hayalini bile kuramaz çünkü… ama dile getirmesi öğüt vermesi bile bir başkadır.
“Ben, bir genç kız için daha büyük bahtsızlıklar da biliyorum. Sevdiği bir nişanlının ölümünü gören genç kızlar zannettiğin kadar acınacak insanlar değillerdir Bir büyük tesellileri vardır onların... Aradan aylar, yıllar geçtikten sonra, bir gece yabancı bir memleketin karanlık ve soğuk bir odasında yalnız kaldıkları vakit, o nişanlının çehresini göz önüne getirmek imkânına maliktirler; “Bu zavallı gözlerin son bakışı benimdi!” demek hakkına maliktirler. Bu hayalin yüzünü kalplerinin dudağıyla. Halbuki, ben bu haktan mahrumum Kristiyan!..” 690 Feride
Çalıkuşu’nun bitmek bilmez acısını ona öğütlerken Manastırlı kadın acıyı nasılda çarpıcı şekilde söylemiştir;
“Sonradan pişman olmuştur o kız, hemşireceğim. Acırım ona. Yüreği hasretten göz göz olmuştur. Sen, kurşunla vurulanları hiç işitmedin mi, be hemşireceğim? Bazıları, vurulduklarının fakında bile olamazlar, üç beş adım koşarlar, kaçıp kurtuluyoruz sanırlar. Yara sıcakken acımaz, hemşireceğim. Hele bir kere soğumaya başlasın. Sen bak, seyret o kızcağız nasıl yanıp yakılacak?... “ S: 421 Manstırlı kadın
Pişmanlığını, aşkını, acısını, gençliğinden biçare yaşanmışlığını günlüğünden okurken sevdiğinden bahsetmeden bahsetmesi gibiydi.
Yazara söyleyecek söz bulamıyorum müthiş akıcı bir metin, betimlemeleri muhteşem, karakterler capcanlı karşınızda, duygularınızı ve hislerinizi yoğun şekilde değiştirecek “BAŞYAPIT” Bu esere olumsuz bir söz söyleyecek olan varsa onunda ağzının payını Hacı Kalfa versin. :))
“-Hele şu miskine bak. Bacak kadar boyu var, türlü türlü huyu var. Dilenciye hıyar verdilerse beğenmemiştir, eğridir diye sokağa atmış. Eşek hoşaftan ne anlar? İhtarlarımı semî itibar kulağına sok. Yoksa, tekdirât ile uslanmayanın hakkı kötektir. Sen kim oluyorsun ki Allah’ın verdiği ekmek ve nimeti beğenmiyorsun?!.. Sen seni bil sen seni. Sen seni bilmez isen. Patlatırlar enseni.” S: 432 Hacı Kalfa